Member Spotlight: Taner Elmas, Ceren Ötkün
- Bize biraz kendiniz ve CTLab’den bahseder misiniz?
Ceren Ötkün: Yaklaşık 11 yıldır marka danışmanlığı alanında çalışıyorum. Televizyon ve ajans deneyimlerimin ardından Kolektif House’ta Marka Yöneticisi olarak görev aldım. Kariyerime kendi vizyonum ve kurduğum yapı altında devam etme kararıyla bu görevimden ayrılarak bir süre bağımsız marka danışmanı olarak çalıştım. Ardından Taner’le birlikte CTLAB’ı kurduk. Son üç yıldır CTLAB çatısı altında markalara sosyal medya yönetimi, PR, kreatif strateji, içerik üretimi ve etkinlik yönetimini kapsayan 360° yaratıcı iletişim hizmetleri sunuyoruz.
Bunun yanı sıra, kısa süre önce hayata geçirdiğimiz takı markamız Auré’nin de hem yaratım hem de büyüme sürecindeyiz. Şimdilerde CTLAB’daki çalışmalarımıza, yeni bir marka yaratmanın beraberinde getirdiği tatlı heyecan ve telaş eşlik ediyor.
Taner Elmas: Ben Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Kariyerime uluslararası bir hukuk bürosunda avukat olarak başladım. Hukuk bana analitik düşünmeyi, stratejik bakış açısını ve detaylara önem vermeyi öğretti. Ancak zamanla yaratıcılığımı daha fazla kullanabileceğim bir alanda olmak istediğimi fark ettim.
Bu süreçte influencer ve celebrity marketing ile tanışarak ajans ve marka dünyasına adım attım. Markaların hikâyelerini doğru isimlerle buluşturmanın, kültürel etkisi olan projeler üretmenin ve yaratıcı fikirleri hayata geçirmenin beni en çok motive eden alan olduğunu keşfettim.
- Bir kampanyanın gerçekten başarılı olduğunu size ne hissettiriyor?
Ceren Ötkün: Taner genelde şimdi söyleyeceğim şeyle hep dalga geçer ama; ben bir şeyin tamamen başarılı olduğuna her şeyden önce hislerimle karar veriyorum. Bunu mantıklı bir şekilde açıklamam mümkün değil ama çalışma hayatıma başladığım günden bugüne hislerim beni hiç yanıltmadı:) Tabii buna bir yandan mesleki açıdan yanıt vermem gerekirse; ben bir kampanyanın başarısını yalnızca erişim ya da etkileşim rakamlarıyla değerlendirmiyorum. Benim için gerçek başarı; markanın vermek istediği mesajın doğru kitlede karşılık bulması, insanlarda bir duygu veya davranış yaratması ve markayla hedef kitlesi arasında kalıcı bir bağ kurabilmesi. Elbette ölçülebilir sonuçlar çok önemli; ancak kampanya bittikten sonra da konuşulmaya, hatırlanmaya ve markaya değer katmaya devam ediyorsa, gerçekten başarılı olmuş demektir.
Taner Elmas: Bir kampanyanın benim için gerçekten başarılı olması, insanların ona gerçekten bağ kurmasıyla başlıyor. Bir fikrin sadece ekranda kalmayıp insanların günlük hayatına, sohbetlerine ve paylaşımlarına doğal bir şekilde karışması çok değerli. Bir kampanya konuşuluyorsa, ilham veriyorsa ve insanların zihninde bir iz bırakıyorsa, o iş amacına ulaşmış demektir.
Ben her zaman insanların bir şey hissetmesini sağlayan işler üretmeye inanıyorum. Çünkü en güçlü kampanyalar, sadece bir mesaj vermekle kalmaz; bir duygu yaratır, merak uyandırır ve insanlarda kalıcı bir etki bırakır.
Benim için en büyük mutluluk ise, projenin sonunda ekibin yaptığı işe gururla bakabilmesi ve markanın da “İyi ki bu işi yapmışız.” hissini yaşayabilmesi. İşte o an, bir kampanyanın gerçekten başarılı olduğunu hissediyorum.
- Bugün sosyal medyada “iyi içerik” sizce nasıl tanımlanır? Sizce tüketiciler artık markalardan nasıl bir iletişim bekliyor?
Kesinlikle “samimiyet” burada en kilit kelime. Bugün “iyi içerik”; estetik görünmenin ötesinde, markanın kimliğini doğru yansıtan, hedef kitlesiyle gerçek bir bağ kuran ve o kişide bir duygu ya da merak uyandıran içerik demek. Tüketiciler artık markalardan kusursuz ve mesafeli bir dil yerine daha samimi, şeffaf, tutarlı ve insan odaklı bir iletişim bekliyor. Trendleri takip etmek elbette önemli; ancak her trende dahil olmak yerine, markanın kendi sesini koruyarak gündeme nasıl dahil olduğu asıl farkı yaratıyor. Kısacası iyi içerik, yalnızca görünür olan değil; doğru zamanda, doğru kişiye dokunan ve markayı hatırlanır kılan içeriktir.
- İnsanların unutmadığı etkinliklerin ortak noktası sizce nedir? Bugün deneyim tasarlarken en çok neyi düşünüyorsunuz?
Bizce insanların unutmadığı etkinliklerin ortak noktası, yalnızca iyi görünmeleri değil, katılımcılara gerçek bir duygu yaşatmaları. İnsanların etkinliğe geldiklerinde her detayı fazlasıyla planlanmış, yapay bir kurgu ya da kusursuz bir tabloyla karşılaşmalarındansa; kendilerini rahat, doğal ve gerçekten o deneyimin bir parçası gibi hissedebilecekleri bir atmosfer yaratmaya özen gösteriyoruz. Bugün neredeyse her şeyin belirli bir kurgu üzerinden ilerlediği bir dünyada, doğallığın ve samimiyetin her zamankinden daha kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Elbette güçlü bir fikir, doğru estetik ve detaylı bir planlama sürecin temelini oluşturuyor; ancak tüm bu unsurların katılımcıya görünür bir çaba olarak yansımaması gerekiyor. Bizim için başarılı bir deneyim, kusursuz görünmeye çalışmaktan çok kendiliğinden gelişiyormuş hissi veren, insanları birbirine ve markaya doğal bir şekilde yaklaştıran deneyimdir. Çünkü insanlar çoğu zaman dekorasyonu ya da akışın her detayını değil, orada kendilerini nasıl hissettiklerini hatırlıyor.
- Algoritmaların yön verdiği bir dünyada özgün kalmak sizce nasıl mümkün?
Algoritmaları tamamen yok saymak mümkün değil; ancak onların yönlendirdiği kalıplara teslim olmamak gerektiğini düşünüyoruz. Özgün kalmanın yolu, trendleri birebir takip etmekten değil, onları markanın kendi dili, değerleri ve bakış açısıyla yorumlamaktan geçiyor. Çünkü her trend her marka için doğru olmayabilir. Biz içerik üretirken önce “Algoritma bunu sever mi?” sorusundan ziyade, “Bu içerik markaya gerçekten ait mi ve hedef kitlesinde bir karşılık yaratır mı?” diye düşünüyoruz. Algoritmalar sürekli değişiyor; güçlü ve tutarlı bir marka kimliği ise kalıcı. Bu nedenle veriyi ve platform dinamiklerini birer araç olarak kullanırken, yaratıcı kararların merkezine markanın karakterini ve insanlarla kurmak istediği bağı koyuyoruz.
- Son dönemde ‘bu işi keşke biz yapsaydık’ dediğiniz bir kampanya oldu mu? Neden?
Tek bir kampanya seçmek zor ama Jacquemus’nün neredeyse tüm kampanyaları için “Keşke biz yapsaydık” diyebiliriz. Elbette kullanılan bütçeler ve prodüksiyon imkânları çok farklı; ancak bizi asıl etkileyen, büyük kaynaklardan ziyade son derece sade fikirleri güçlü bir anlatıyla kocaman bir dünyaya dönüştürebilmesi.
Örneğin elinde domates tutan bir kadın, tek başına oldukça sıradan bir kareyken Jacquemus evreninin içinde dünyanın en etkileyici görsellerinden birine dönüşebiliyor. Çünkü marka yalnızca bir ürün ya da estetik sunmuyor; güçlü bir hikâye, yaşam biçimi ve aidiyet duygusu yaratıyor. İzleyici de o dünyaya dışarıdan bakmak yerine kendisini onun bir parçası gibi hissetmeye başlıyor.
Sanırım konu yine samimiyet ve aidiyete geliyor. En başarılı kampanyalar, en gösterişli olanlardan çok; markanın kimliğine doğal biçimde yerleşen, basit bir fikri güçlü bir duyguyla buluşturan ve insanda “Ben de bu dünyanın içinde olmak istiyorum” hissini uyandıran işler oluyor.
- AI ile üretimin hızlandığı bir dönemde, sizce markalar artık neye daha fazla yatırım yapmalı?
Her markanın yalnızca güncel kalmak adına bir anda AI dünyasına dahil olmak zorunda olmadığını düşünüyoruz. Nitekim son dönemde birçok lüks markanın da iletişiminde yapay zekâ estetiğinden uzaklaşarak daha insani, dokunsal ve gerçek hikâyelere yöneldiğini görüyoruz. Elbette AI, hepimizin anlaması ve doğru kullanmayı öğrenmesi gereken; üretim süreçlerine hız, kolaylık ve yeni yaratıcı imkânlar kazandıran çok güçlü bir araç. Ancak bir markanın öncelikle kendine ait sağlam bir kimliğe, dile ve bakış açısına sahip olması gerekiyor. Çünkü ne söylemek istediğinizi bilmiyorsanız, teknolojinin sunduğu sonsuz imkânlar içinde kolayca yönünüzü kaybedebilirsiniz. Bu nedenle markaların AI’dan önce stratejik altyapılarına, özgün fikirlerine ve insanlarla kurdukları duygusal bağa yatırım yapmaları gerektiğine inanıyorum. Yapay zekâ markanın kimliğini belirleyen değil, zaten var olan o kimliği güçlendiren bir araç olarak konumlandığında gerçek değer yaratıyor.
- AI çağında sizce “iyi fikir” tanımı değişiyor mu?
Aslında “iyi fikir”in özü değişmiyor; yalnızca onu hayata geçirme biçimlerimiz dönüşüyor. AI üretimi hızlandırabilir ve imkânları genişletebilir ama bir fikri gerçekten güçlü kılan hâlâ insani bir içgörüye dayanması, doğru bir duyguya dokunması ve markaya özgü olması. Teknoloji aracı değiştiriyor, fikrin değerini değil.
- Yaratıcılığınızı en çok ne besliyor?
Ceren Ötkün: Kesinlikle seyahat etmek. Yeni yerler ve kültürler keşfetmenin, farklı sosyal ve kültürel geçmişlere sahip insanlarla tanışmanın insanın ufkunu genişleten, özgürleştiren ve besleyen bir deneyim olduğuna inanıyorum.
Buna biraz daha kişisel ve belki de bazılarına ilginç gelebilecek bir cevap daha ekleyebilirim: overthink etmek. Zihnimin hiç susmadığı anlar zaman zaman yorucu olsa da o düşünce kalabalığının içinden oldukça yaratıcı, beklenmedik ve bazen de sıra dışı fikirler çıkabiliyor. Kierkegaard’ın bir kitabında da yaratıcı insanların sürekli düşünen insanlar olduğuna dair bir ifadeye rastlamıştım. Sanırım bu fikre katılıyorum; bazen zihindeki o yoğunluk, yaratıcılığın en güçlü kaynaklarından birine dönüşebiliyor.
Taner Elmas: Benim yaratıcılığımı en çok etkileyen şeylerden biri, geçmişte kalıpların dışına çıktığı için eleştirilen, yargılanan ya da “fazla farklı” bulunan insanların bugün ilham veren figürler olarak anılması. Tarihe baktığınızda gerçekten iz bırakan insanların çoğu, ilk başta tam da farklı oldukları için kabul görmekte zorlanmış kişiler. Ama zaman geçtikçe onları özel yapan şeyin tam da bu cesaret olduğu anlaşılmış.
Bence farklı giyinmek, farklı düşünmek ya da hayatı alışılmışın dışında yaşamak sadece bir tercih değil; kendini ifade etmenin en güçlü yollarından biri. İnsanların kendi kimliklerini korkmadan ortaya koyabilmesi bana her zaman bir sanat formu gibi geliyor. Çünkü en etkileyici işler, en unutulmaz stiller ve en güçlü hikâyeler, başkalarına benzemeye çalışmayan insanlardan çıkıyor.
Sanırım bu yüzden yaratıcılığı, sıfırdan yeni bir şey üretmekten çok; kendine ait olanı cesurca ortaya koyabilmek olarak görüyorum. Bana ilham veren de tam olarak bu özgünlük ve cesaret. Çünkü bana göre gerçek yaratıcılık, insanların seni farklı olduğun için hatırlamasında saklı.
- Son dönemde sizi en çok etkileyen bir fikir, sergi, kitap ya da marka ne oldu?
Ceren Ötkün: Yakın zamanda Arles’da, şehrin farklı noktalarına yayılan ve dünyanın dört bir yanından sanatçıların eserlerini bir araya getiren bir fotoğraf festivalini ziyaret ettim. Sergilerin yalnızca belirli mekânlarla sınırlı kalmayıp tüm şehre yayılması, Arles’ı adeta yaşayan bir sanat alanına dönüştürmüştü. Farklı coğrafyalardan, kültürlerden ve bakış açılarından beslenen işleri aynı şehirde deneyimlemek, yakın zamanda yaratıcı anlamda en çok beslendiğim ve etkilendiğim anlardan biriydi.
Taner Elmas: Son dönemde beni en çok etkileyen şeylerden biri The Song of Achilles oldu. Aslında hepimizin bildiği bir miti, bu kadar güçlü, duygusal ve insani bir bakış açısıyla yeniden anlatabilmesi beni gerçekten çok etkiledi. Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen insanların hissettiği duyguların aslında çok da değişmemiş olması. Aşk, özlem, kaybetme korkusu, sadakat, cesaret… Zaman değişiyor, dünya değişiyor ama insan olmanın getirdiği temel duygular aynı kalıyor.
- Günlük hayatınızda yaratıcılığı besleyen bir rutininiz var mı?
Ceren Ötkün: Yine biraz garip ve komik gelebilecek bir cevabım var: suyla temas ettiğim her an. Düşünmek, zihnimi tazelemek ya da yeni bir fikir bulmak istediğimde kendimi hemen duşa atıyorum. Sıcak suyun altında uzun uzun düşünmek, zihnimdeki gürültüyü azaltırken yeni fikirlerin de önünü açıyor. Bu cevabın iklim krizi konusunda hassas olanları biraz tetikleyebileceğinin farkındayım; dolayısıyla pek sürdürülebilir bir yaratıcılık ritüeli sayılmayabilir ama dürüst cevabım kesinlikle bu J
Taner Elmas: Açıkçası benim yaratıcılığın bir rutinle beslendiğine çok inanmıyorum J Hatta tam tersine, rutinin dışına çıktığım her anın yaratıcılığımı beslediğini düşünüyorum. Konfor alanımdan çıktığım, yeni bir şey deneyimlediğim, farklı insanlar tanıdığım ya da sadece alıştığım düzenin dışına baktığım anlarda zihnim çok daha fazla çalışıyor. Sanırım benim için ilham, planlanmış anlardan çok, beklenmedik anlarda ortaya çıkıyor.

